JA slide show
 
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • dark
  • light
  • leftlayout
  • rightlayout

BU DA GEÇER YA HUU!..

Değişmez kuralları var evrenin. Bir yaşama sığmayacak kadar değişmez, en azından. Güneş doğar, gün batar. Yıldızlar hep süsler geceyi. Havaya atılan her taş yere düşer. Ve dili olsa her bir taşın “kendi isteğimle düştüm” der. Düşen, tutunacağı dalı seçemezken... Çiçekler yeşerir, ağaçlar kök salar. Her tohum, kendi meyvesine durur. Yaprakları besler yağmurun her bir damlası. Kuşlar uçar, yılanlar sürünürken. Balıklar suda, insanlık bu yaşlı karada soluk alıp verir. Soluğu hiç bitmeyecekmişçesine. Sonsuzlukla yanıp durduğu halde, ölmek istemez hiçbir varedilen. Yaratmak için öldürür oysa dünya bile; depremler, fırtınalar, seller, kasırgalar… Çünkü yaşamak, yaralamaktan korkmamaktır. Yaralanmaktan da. Bu da geçer…

 

Ezelden beri var oldu aşk. “Ol” dedi Yaradan, ve aşk var oldu. Fizikseldi ahalinin anladığı, etin ete hasreti. Kuyunun yanındaki susuzluk, olsa olsa. Varlığından sıyrılmaktı oysa aşk, dehanın büründüğü belki tek hal. Parça bütüne kavuşacak ve hasret dinecekti. Aşk, varoluş nedeniydi. Yokoluştu aşk. Aşk, ezelden aşinalıktı. Ebede kadar başka bir aşina ruh bilmemek. Ben’in sevimsizliğinden sıyrılmanın yegane yolu; erimek ve kaybolmaktı bir başka ruhta. Aşk, asla vazgeçmemekti. “Sakın gitme” demekti. O yoksa eğer, yok olacağını bilmek. “Kal! Yeter ki kal..!” demekti aşk, yalvarmasa da hep varolacağını bilerek. Günler, kısır değildi aşıkken. Günler, aşığın karşısında diz çökerdi! Zaten günler değil, sonsuzluktu aşkın konusu. Ve sonsuzluk, aşk kadar günübirlik olmamıştı. “Dur!” demekti aşk. “Etme, eyleme…”. Ve aşk dur dediğinde, durmalıydı aşık. Sıfat tanımaz ve bilmezdi aşk. Özüyle tanımaktı daha ilk hitapta. Hiçbir tesadüf, tesadf değildi. “Huu” dediğinde bir aşık gönül, belki son kez verircesine yeniden nefes vermekti. Bu da geçer ya Huu…

 

Sorulmuş asırlardır, hangisi haksız diye giden ve kalan için. Cevap, hiçbirisi oysa. Giden kalmak, kalan gitmek istemediği sürece yani. Giden de bir kalan da, birbirlerinden gidip kalmak istemedikleri sürece. Suçlusu yok bu durumda gitmek ve kalmanın; günahı, ahı ve kefareti de. Giden gitmiş, kalan kalmıştır işte nihayetinde. Gitmek de zor, kalmak da velhasıl. Giden arkasına baktığı, kalan gidenin yolunu gözlediği sürece. Giden geç, kalan erken değilse henüz… Bu da geçer ya Huu…

 

Herkes sıkıntı yaşar. Herkes daralır. “Buraya kadarmış” der. Kimsenin yaşamı gül bahçesinde geçmiyor, bilirim. Ve gül peşinde koşanları, dikenlerle karşılaştırıyor kader. Kuşların şarkısını kimse dinlemiyor heyhat, bir tek güle inat! Hayat denen sürgün, kundak ve kefendeki bir çift bezden ibaret. Ağlayarak gelmişsek dünyaya, gülümseyerek göç etmeli bu diyardan. Ardımıza dönüp bakmamalı habire. Vicdan, temiz kalmalı çünkü. Günah varsa, gözyaşı kefaret olmalı. Ağlamamalı ama yine de, ağlanmamalı, ağlatmamalı. İçten gelen tek bir damla gözyaşı cehennemi bile söndürecekken, asla ağlamamalı! Dağlar ve taşlar emaneti reddetmişken elest bezminde, ademoğulları emaneti reddetmemeli. Haykırmalı, isyan etmeli belki de. İnsanoğlu bilmeli, isyanın bir ümit çığlığı olduğunu. Bilmeli, ölülerin isyan edemeyeceğini! Topraktan bayağıyken arştan yüce olmalı insan. Bir damla kan, binlerce endişeden ibaretken yücelmeli inadına. Dostlara sığınmalı belki, insanın zehrini yine insanın aldığını bilerek. Derin bir soluk daha alıp, bir nefes daha vermeli. “Huu” demeli. Ve bilmeli insan. Bu da geçer ya Huu…

 

Hayatı derme-çatma kulübelerde ve katır ahırlarında serenad vermekle geçmemeli insanın. Serenad, onu hak edene yapılmalı yalnızca. Aşina bilmeli bunu sadece, ve yalnızca gereğini yapmalı. Hüzne boğmamalı Aşina’sını. Bu da geçmemeli! Belirgin olmalı varılacak hayalin işareti! Ve hayaller bile gerçeğin sapasağlam zeminlerine dayanmalı. Gel dediğinde gelmeli sevgili, git dediğinde asla gitmemeli. Savrulmamalı, küfretmemeli olan bitene. Hiç dellenmemeli. Özür dilenmemeli mesela, teşekkür silinmeli lugatlerden. Lugat demişken, haklı-haksızın yeri olmamalı aşk kitabında. Merhaba bile denmemeli, hiç sorulmamalı nasılsın diye. Doğru sözün insanı kanatlandırdığı biline biline, yalanların esaretiyle zincirlenmemeli! İhanet tanınmamalı, sadakat hep kalmalı. Güven, ezelden beri var olmalı. Bazı şeyler geçmemeli halbuki, ne yazık! Bu da geçti ya Huu…

 

Önümde sakın yürüme diyordu oysa sevgili, seni takip edemeyebilirim. Arkamda kalma diyordu sonra, öncün olamayabilirim. Yanında yürümekti aşk, taşınan her ağırlığı paylaşmak. Yanyana arşınlamak yolları ve kaldırımları, paylaşmak. Herşeyi ve her halini anlayabilmek hiç konuşmadan. Apansız göz göze gelmek, hiç tanınmadık bir bebeği sevebilmek beraberce, camdaki akislerden gözyaşlarını görebilmek, aynı şarkıyı dinlemek omuz omuza, aynı sigaradan bir nefes daha çekmek. Ekmeği suyu paylaşmak, anlattığın herşeyi anladığını bilmek, tek bir söz söylemeden anlamak onu, dokunduğunda her hücrenin O olmasıydı aşk. O; aşkın, inancın, okunmaya değer tek kitabın, kutsal bildiğin her ne varsa aynı anda dile gelmesi aniden. O, “Hayat” işte… Aşk herşeye değerdi çünkü. Ve aşk değdiğinde güller açmalıydı tende. Tarih galiplerin yazdığı kitapsa eğer, aşk hep galebe çalmalıydı. Yenilmek, bazen tek zaferi olsa da aşkın. Çünkü aşk, en çok da ayrılıktı… O, gidecekti ve giderdi nihayetinde. Çözüldüğüne göre giden ve kalan arasındaki o çetin ikilem, giden ve kalan da olmayacaktı aşık artık. Bu da geçerdi ya Huu…

 

Göz göre göre herşey gelir ve geçerken, bir de ölümün soğuk yüzüyle cilveleşmememeli insan. Ölümün pençesinde, Azrail’in kollarındayken birini aldınız mı hiç hayata? Başucunda kelime-i şehadet getirilir, ezanlar okunur, dudaklarına pamukla zemzem damlatılırken oradaki herkesi kovup kucakladınız mı birisini? Herkes herşeyden ümidini kesmişken, hiç kimsenin umudu oldunuz mu? Hayatınız pazarlık konusu oldu mu hiç ölüm meleğiyle? Bir başkasını çok az tanımış olsanız da henüz, dost olduğunu anlar mısınız hemen gözlerinden ve ellerinden? Sarsıldınız mı apansız ölümüyle, kalbini kalbiniz bilirken kendi ellerinizle toğrağın kalbine bıraktınız mı onu? Yasin’i, Fatiha’yı hocadan önce siz okudunuz mu? İhlas, Kevser, Duha hocadan sonra bile dilinizde dudağınızda mıydı gözleriniz yağmurlar yüklenmişken? Bunların surelerin anlamını bilir misiniz sahi? Cesedi tanınmaz haldeyken tanıdınız mı onu ellerinden, sadece ellerinden? Hiç hayata döndünüz mü sahi, bir acil servis sedyesinde gördüğünüz ilk fotoğrafta o eller varken? Bedeni kollarınızın arasında başını kıbleye çevirirken “Allahumme… İnni eşku ileyke da’fe kuvveti!..” dediniz mi hiç? Yüreğin en derinlerinden gelip de dilin nadiren ket vuramadığı bu sözlerin yegane anlamının “Allahım… Zayıflığımı, dağınıklığımı sana şikayet ediyorum!..” demek olduğunu bildiniz mi? Sahi, Oktayınız oldu mu hiç sizin? Babanız öldü mü apansız? Yetim kaldınız mı yirmialtı yıldır? Üç yıldır öksüz müsünüz? Babam…Oktayım… Ve daha niceleri… Hiç mahşeri özler misiniz, sırf onlarla buluşabilmek için? Her dakika aklınızda mıdır kayıplarınız? Bu sonsuz seferi bilir misiniz? Bilir misiniz bu en acısıyla dertlerin; nasıl gülünür, nasıl ağlanır, nasıl yaşanır? Bildiğinizi bilmez misiniz? Bildiğim en esaslı ölüm unutulmakken, unutuyor insanoğlu. Hatırlandıkça yaşarız. Beşer, şaşar! Çünkü, nisyan ile maluldür beşer. Bu da geçer ya Huu…

 

Herşey gelir, herşey geçer… Hayatın değişmeyen tek kuralı bu belki de, herşey değişir. Toprağın kendisine dönüştüğü insan, yine toprağa dönüşür. Dönüşür herşey! Sevinçler biter ve acılar diner, herşey değişir. Olacağına varırken herşey, istediğin gibi olmayabilir hiçbirşey. Herşey değişir çünkü ve herşey geçer. Bazen gelene şükredilir, bazen gidene. Gidene hayıflanırız bazen, gelene ne yazık derken. Şükrettiğinizde nimettir gelip gitmeler. Gelişine de gidişine de kahrederiz bazen. Bu da gelir, bu da geçer… Bir yaşam boyu olan, biten bu gidip gelmeler de geçer günün birinde. Gelmeyen, gitmeyen, değişmeyen, dönüşmeyen, geçmeyen tek “şey” baki kalır. Huu… Doğrusu bu. Bu da geçer ya Huu…

 

23.05.2009  01:30

Aykut Kuşkaya